Namaz ve Abdest-Haluk NURBAKİ

Şekilsel namaz, ahlâkımızda yaptığı merhale merhale eğitimle bizi hakiki namaza götürecektir. Gerçek namaza aday olan kimse nefs dahil varlığının bü­tünüyle, imanın, ihlâs ve sıdk potasında erir. Arınmış olan nefs, beden, ruh ve gö­nülle birlikte ilâhi huzurda insanın ufuk zevkine ulaşır. Böyle bir kimse namazında her ayeti ve zikri okurken onun sırrını adeta yaşar. İlk tekbirle gerçek namaza duran kimse, “Allah’u Ekber” deyince artık derisini yüzseniz farketmez. Nitekim Hz. Ali Efendimiz’in iki ayrı kez yaralan­masında yarasını namazda dağlamışlardır.

Gerçek namazda Sübhaneke’yi okumak, Allah ceryanının düğmesini çevirmektir. Kul bu merhalede Sübhaneke’yi okuyunca öyle ilâhi bir tasarrufa girer ki, dev bir manyetik alana düşen demir tozuna döner. Sübhaneke bittiği zaman kendisinin bu yüce duygu anında söyle­yebileceği tek söz Fahri Kâinat Efendimiz’in hikmetini temsil eden Fatiha’dır.

Gerçek namazda okunan Fatiha’nın diğer namazlarda okunan Fatiha’dan çok büyük bir farkı vardır. Gerçek namazda Fatiha’yı okuyan kul Fatiha’yı önce his­seder sonra yaşar. Bakınız Fatiha nasıl yaşanır ve hissedilir?

1- Fatiha’nın ilk ayeti olan “Hamd alemlerin Rabbı Allah’ın” okununca önce kulun en öz duygusu olan hamd sırrı gönülde yanar. Bu sır gönüldeki bir merkezden tüm benliğimize öyle yayılır ki, o an “Alemlerin Rabbı” kavramını tümüyle hissederiz.

Toprağı minicik canı ile delip çıkan çimen, onun Allah’a niyazı sanki içimizde hissedilir. Atomun çekirdeğinde rakseden elektronun bir derviş gibi çekirdeğin karşısında gösterdiği manyetik şipin sanki içimizde gibidir. Bir anlamda onu seyreder, bir anlamda gönlümüzde elektronun ahengini yaşarız. Hamd duygusu derinleştikçe ruhun evrendeki sonsuz raksı ilâhı bir ceryan gibi gönle iner.

2- “O Rahman ve Rahim’dir” ayeti okununca bu kez evrenlerin temelindeki güçlü ilâhi kudret ve sevgi doğar gönlümüze! Tüm cazibeler, rakslar, jiroskobik dönme hareketleri, yaprağın duası, evrendeki binbir renk ve ahenk gönlün açık penceresinden önce seyredilir, sonra hissedilir. Rahman’daki bu hikmetler yanında; birdenbire Rahim hikmetinin; insanlara lütfedilen ilâhi sevdanın sırları açılır gönül penceresinden. Teneffüs ettiği havada kendisine zikirle yaklaşan molekülleri seyreder, dolaşan kanında kendini koruyan hücrelerin ibadet zevkini duyar.

Bu ayet yeni bir hamde, yeni bir hazza doğru yaşanan bir başka sayfadır. İşte tam bu sırada nefs ilâhi murada uygun olarak teslimiyetini dile getirir. Bu üçüncü ayettir:

3- “Maliki Yevmid’din” Gerçek arınan nefs, bu ayeti okuduğu zaman Rabbi’ne karşı mahşerde vereceği hesabın idrakini taahhüt etmektedir. Altıncı bölümde ayrıntılarını anlatacağım gibi; bu ayet Allah’a karşı her anın hesabını verecek bir ahlâk andıdır. Bu andı yerine getirebilen, dördüncü ayeti okuyabilir. İşte gerçek namazda ruh, gönül ve nefsle birlikte beden dördüncü ayeti okur:

4- “Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz” derler. Bu cümle kulluğun ilâhi huzurda mutlak ifadesidir. Bütün unsurlarımızla; yani ruh, gönül, nefs, bedenle birlikte teslim olduğumuz için ayet-i kerime çoğuldur. Bu and ilâhi kompitür ekranında o kadar ince bir süz­geçten geçer ki; kulluğumuzda en ufak bir hata varsa, gerçek namaz derhal taklit namaza döner.

Eğer, dördüncü ayetin sorumluluğunda tam ihlâs sahibi isek, Cenab-ı Hak bize “Dile benden ne dilersen” buyurur. Ve ilâhi huzurda bir tek şey dilenebilir. O da Efendimiz’in bizi götürmeyi taahhüt ettiği Sırat-ı Müstakim’dir.

5- “Bizi Sırat-ı Müstakime hidayet eyle” Fatiha Sûresi, altıncı ve yedinci ayetleri vasıtasıyla Sırat-ı Müstakimi tamamlarken; “Kendilerine nimet verilenlerin yolu ve de nasipsizlerin ve yanılmış­ların yolu değil” şeklinde açıklama getirmiştir.

Sırat-ı Müstakim gerçek mü’minlerin bulunduğu zaman ötesi bir mekandır. Gelmiş geçmiş tüm mü’minlerin bu Allah caddesinde mekan tutmuştur.

Sırat-ı Müstakim’in idraki ve yaşanması akıl almaz bir haz ve mutluluk coşkusudur. Ancak, nasıl ki taklit namazın hakiki namaza doğru kat kat derinlikleri varsa, gerçek namazda da Sırat-ı Müstakim’deki sonsuz mutluluk perde perdedir. Sırat-ı Müstakimi yaparken ve seyre­derken öylesine derinlerde yaşayabilirsiniz ki; gönlünüz sizi ta asr-ı saadete götürebilir. Yine bu ilâhi caddede nice İslâm yücelerini seyredebilirsiniz. Bu seyir de her an aynı görüntüyü veren bir seyir değildir. Kulluğunuzdaki İhlasın şiddeti sizi Sırat-ı Müstakimde mekandan mekana aktarır.

En önemli sır

Gerçek namazın en önemli sırrı zammı sure okunurken doğan tecellilerdir. Zira kul, ilâhi huzurda gönlünde ne isterse Kur’an’dan ona ait bir sure ve ayet var.

Okuduğu ayet ve sure zaman düzlemin­den fırlayarak bütün gerçeği ortaya çıkarır. Yani olay aynen yaşanır. Meselâ kul Fil suresini okumuşsa; Ebrehe’nin ordusunun nasıl perişan olduğunu seyreder.

Kadir suresini okumuşsa; Kur’an’ın inişini seyreder. İşte gerçek namazı bir kez olsun kılabilen kul, artık yeni namaz vaktini dayanılmaz bir hasretle bekler. Tekrar hakiki namazı yakalamaya gayret edecektir. İlâhi hikmet içinde, hakiki namazın ufacık bir nedenle kaybolması da söz konusudur. Bu kayboluş mutlaka kuldan yana bir aksama olmayabilir. Cenab-ı Hak kulun gönlünde hamd ve hasreti artırmak için böyle bir tecelli gösterebilir. Şüphesiz ki, bütün bunlar ilâhi sevdaya yakalanmış gerçek mü’minlerin motifidir.

Ayet-i aynen seyreden mü’min ilâhi azamet karşısında rûkua varır. O’nu tenzih ve teşbih eder. Bundan dolayı rüku, namazın başlı başına özel bir mekanıdır. Bu nedenle Cenab-ı Hak gerçek kulları Rakiin diye Kur’an’da anmış ve övmüştür.

Rüku sırasında okuduğumuz, üç kez tenzih ve teşbihin sıra ile mânası şudur:

Birincide: Azametine sınır olmayan Rabbimi tüm aklî kavramlardan tenzih ye teşbih ederim.

İkincide: Azametine sınır olmayan Rabbim seni ilmin öğrettiği tüm benzetiş ve sıfatlardan tenzih ederim.

Üçüncüsü: Azametine sınır olmayan Rabbim, seni hayaldeki tüm zanlardan tenzih ve teşbih ederim.

Bu tenzih ve teşbihler sırasında; Ruh, bütünümüze hitap ederek “Semiallahü limen hamide” yani Allah kendisine hamd edeni işitir, der. Buna karşılık nefs de: “Rabbimiz, Hamd sana mahsustur” mukabelesi ile secdeye kapanır.

İşte bu andaki hamdin derinliği nisbetinde, yani alemlerin perdeleri açılır. Özellikle de cennet seyredilir. Secde bu seyrin zorunlu bir hareketidir.

Rûkuda, alemlerin olayları seyredildiği için Cenab-ı Hakk’ın azameti tenzih edilmiştir. Secdede ise alemlerin ilâhi güzelliği seyredildiğinde kul, bu kez Allah’ı tenzih ederken her türlü güzelliklerden teşbih ve tenzih eder.

Alâ: Sonsuz güzellik ve mükemmelliği simgeler. Bu nedenle üç “Sübhane Rabbiye’l-Alâ”da sırasıyla şöyle tenzih etmiş oluruz.

Birincide: Sıfatlardaki güzelliklerin tümünden alâ olan Rabbimi tenzih ederim.

İkincide: Bilişlerin kavradığı güzelliklerin tümünden alâ olan Rabbimi tenzih ederim.

Üçüncüde: Sezişlerdeki güzellik kavramlarının tümünden Rabbimi tenzih ederim.

Ka’de; oturuşa gelince: Kul miracın Rahim sırrından gelen hikmetleri Tahiyyat içerisinde özellikle üçüncü cümleyi sezer ve vadedilen miraca tazarru (yalvararak bekleme) eder.

Salavat-ı şerifleri okurken, kulun kalbine Muhabbet-i Muhammedî o kadar nettir ki, dışardan seyreden onun hazzını ve zevkini fark eder. Daha sonra dünyaya dönüşe en yakın devrede Hz. İbrahim’i anınca mutlak bir kulluk şuuruna kavuşur. Hakiki namazı kılan, namazdan çıktığı an Hz. İbrahim gibi ateşe atsanız yanmayacak olan insandır.

Gerçek namazın yavaş yavaş yaklaştığı hedef miraç namazıdır. Miraç namazı kesinlikle ilâhi muhabbet sırrı taşıdığından; gerçek namaz kılan kimse bir süre sonra yüreğinde şiddetli bir hasret hisseder. Selam verdikten sonra dünyaya döndüğü halde yeni namaz vaktine kadar kalbinde daim olan bu zikir başlar. Bu zikir genellikle Hay ve Rahman zikridir. Bu zikre devam etmek veya etmemek ihtiyarında değildir. Gönül ikinci secdede kapıldığı ceryanı bırakmamıştır. O sizinle konuşsa bile kalbi devamlı olarak “Allah Hay” demektedir. Bu yücelmiş kulun nazarında herşey Efendimiz’e benzeme zevkinden ibarettir. Çünkü miraç bir Fahr-i Kâinat saltanatıdır. Herkesin, miraca nis-beti, Efendimiz’e nisbetinden ibarettir.

Ve artık gönlün ateşi, nefsin teslimiyeti tam bir cazibe haline gelir. Kul miraç namazına doğru hızla çekilmektedir.

Dikkat ederseniz bir kulun miraç namazını talep etmesi sözkonusu değildir. Ancak nefsin teslimiyetteki ihlâsı ve gönlün aşk ateşi miraç namazını otomatik olarak bulmaktadır.

Tüm vesvese ve pürüzlerden arınmış olan nefs öyle bir hale gelir ki; mutlak sıfır noktasına ulaşmıştır. Gönlünde değil, bizzat nefste hiçbir tereddüt, benlik hissi, ya da arzu kalmamıştır. Bu hikmet, yaratılanlar içerisinde yalnız insan neslinin ulaşabildiği bir mucize sırrıdır. Yalnız ilâhi arzuyla dolu, tecelliye hazır olan bu nefse; arus-u ilâhi denir. Allah gelini anlamına gelen bu nefs miraç yolunda dürülmeye başlamış ilâhi düğüne hazır beklemektedir.

Son yıllarda fizik kavramlarda da bu hikmet seyredilmiştir. Paul Davies’in yaptığı vakum deneylerinde; mutlak boşlukta akıl almaz güçte ve süratte enerjiler otomatik olarak doğmuştur. Madde dünyasındaki bu hakiki tesbit, insan yücelmesinin bir özel yorumudur. Mana aleminde de nefs gönül ekranından tüm arzu ve isteklerini çeker, benlik kaygusundan sıyrılırsa orada ilâhi tecelli başlar. Miracın bir anlamda temelindeki bu hikmet yatmaktadır.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Namaz ve Abdestin Gerçekleri kitapçığından alınmıştır.

http://www.haluknurbaki.tv/kitap/namaz-ve-abdestin-gercekleri/gercek-namaz.html

 

Reklamlar

About tkmb2247

TURKIYE NIN KURTULUSU ICIN MUCADELE BIRLIGI
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s