Siyasi Pavluslar

Ebu Süfyan Mekke’nin fethinde Müslüman olmuştur. Ya da teslim olmuştur. Pavlus gibi peygamberimize ve Müslümanlara yirmi yıl zulmetmiştir. Müşriklerle birlikte Dar’un-Nedve’de Peygamberimizi öldürülmesi kararına imza attı. Bedir savaşında Ebû Cehil’in ölümünden sonra Mekke müşriklerinin liderliğini yaptı. Uhud ve Hendek savaşlarında komutanlık yaptı. Karısı Hind Hz. Hamza’nın karnını deşip çiğ çiğ yemeğe kalkışacak kadar İslam düşmanıydı. Ciğer Yiyen Kadın diye tarihe geçmişti. Mekke’nin fethinde çocukluk arkadaşı Hz. Abbas’ın ısrarı ile Peygamberin huzuruna çıkıp kerhen İslam oldu. Peygamberimiz ebû Süfyan’ın evine sığınanların emniyette olacağını duyurmasını isteyince karısı Hind çok sert tepki gösterecektir. Hind bir rivayette diğer kadınların arasına karışarak biat etmiştir. Bazı rivayetlerde ise peygambere alaylı, iğneleyici sözlerle kerhen biat ettiği görülmektedir. Yıllarca peygamberin arkasında namaz kılıp, cihada katılan münafıklar sahabe kabul edilmezken, bu kadar küfür ve zulmün sancaktarlığını yapan Ebû Süfyan muteber sahabe sayılmıştır.

Ebû Süfyan Huneyn/Hevazin savaşının başında Müslümanların bozguna uğraması üzerine sevinecektir. Hemen çantasında taşıdığı fal torbasını çıkarıp, onlara bakarak şöyle diyecektir. ‘Artık bu Müslümanların bozgunu denize kadar sürer. Onlar denize kadar bir yerde tutunamazlar. Hevazinliler Müslümanları tamamen yenecekler’. Buna rağmen peygamberimiz Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye’ye müellefe-i kulûb/kalpleri islama ısındırılacaklar kontenjanından en yüksek miktarda ganimet verecektir. Peygamberimiz Taif’teki Sakiflilerin Lât isimli putunu kırmaya onu gönderecektir. Belki de içinde hala yaşattığı eski dinine ait kalıntıları yok etmesi için, daha önce bu putlar uğruna yüzlerce Müslümanın kanına girmiş olduğundan dolayı bu putu kendi elleriyle tahrip etmesini istemiştir. Sünni kaynaklar onun bundan sonra samimi bir Müslüman olduğunu söyleseler de, bazı Şiiler onu bir münafık ve zındık olarak nitelerler.

Ebubekir halife olduğunda Ebu Süfyan Ali’ye ‘neden halifeliği ona bırakıyorsun?’ diye kışkırttığı bilinmektedir. Ali’de ‘sen hala İslam’a karşı düşmanlığını sürdürüyorsun’ diyecektir.

Daha sonra Hz. Osman’ın katlini siyasi emelleri için istismar eden Muaviye binbir entrika ile gayr-i meşru olarak yönetimi ele geçirecek, Şam’da Bizans kralları gibi saltanat sürecektir. 110 gün süren Sıffin savaşında on binlerce Müslüman ölecektir. Yerine oğlunu saltanat makamına yerleştirir. Ciğer yiyen kadının torunu olan Yezid, her türlü zulmü yapabilen, içkiye meftun hatta babasının çocuk doğurmuş cariyesiyle yatabilen bir ahlaksızdır. Peygamber’den üç nesil sonra cahiliye bütün ihtişamıyla hortlayacaktır. Bu Yezid’in en has adamı Ziyad b.Ebîhi’dir. Bu adam Ebû Süfyan’ın evlilik dışı çocuğudur, bir veled-i zinadır. Babası’nın oğlu diye çağrılmasının sebebi bundandır. Yoksa babası bilinmiyor değildi. Peygamberimizin ciğer paresi Hz. Hüseyin’i Kerbela’da feci bir şekilde katleden Kufe valisi Ubeydullah b.Ziyad bu veled-i zinanın oğludur.

Yezid, kendisine isyan eden Mekke ve Medine Müslümanlarının üzerine Müslim b.Ukbe namındaki sadisti ordunun başında göndermişti. H.63 yılında olan bu Harre Vak’a’sında Medine kuşatılmış, binlerce Müslüman katledilmiştir. Sadece 700 tane ensar ve muhacirlerden olmak üzere sahabe şehid edilmiştir. Son bedir gazilerinden 25 tanesi şehid edilmiştir. Üç gün boyunca evler yağmalanmış, binlerce kadın ve bakire kıza tecavüz edilmiştir. Bu tecavüze uğrayan kadın ve kızlardan doğan çocuklara ‘evlad-ı harre’ denilecektir. Sağ kalan Müslümanlardan da, ‘Yezid’in kulu ve kölesi’ olmak üzere zorla biat alınmıştır. Siyasi şirk’in, kula kulluğun en bariz örneği sergilenmiştir. Mekke’de yapılanlar da bundan pek farklı değildi.

Bu Müslim b.Ukbe denilen adamı Yezid’e babası Muaviye tavsiye etmiştir. Muaviye’nin vasiyeti yerine gelmiştir. Yezid, böylece Bedir ve Uhud savaşlarının intikamını almıştır. Bu yaptıkları bu kadar lanetli işten sonra birde utanmadan hutbelerde Hz. Ali’ye lanet okutmuşlardır. Muaviye’nin başlattığı bu iğrenç âdeti ta Ömer b. Abdulaziz kaldıracaktır.

Mekke ve Medine Abdullah b. Zübeyr’in hilafeti altında yönetildiği bu yıllarda Kudüs ön plana çıkartılmaya çalışılır. Hacca giden Müslümanların Abdullah’a biat etmesinden korkuyorlardı. Hacılar’ın Mekke’ye gitmemesi için Kudüs’ü Mekke’ye alternatif olarak düşündüler. Hacer’ül-esved yerine, hacer-i mukaddes/muallak üzerine Kubbet’üs-Sahra camisi inşa edilip, hac tavafı bunun etrafında olacaktı. Abdülmelik b.Mervan bunun yanına Mescid-i Aksa’yı inşa ettirmiştir. Yine Pavlus’taki ‘hedefe varmak için her şey mübahtır’ prensibinin bizim Pavluslardaki bir diğer örneğidir. Hac gibi İslam’ın esaslarıyla oynamayı düşünebilecek kadar gözü dönmüşlük! Dünyevi saltanat için yapılmayacak hiçbir alçaklık yok!

Peygamberimizin sağlığında ona en büyük muhalefeti yapan bu kimseler, sadece idareyi ellerine geçirmekle de kalmazlar. Bu adamlar zamanında hadisler toplanmaya başlanır. Hz. Ömer zamanında 500 kadar hadis var iken, bundan sonra uydurulan pek çok hadisle sayıları milyonlara baliğ olacaktır. Bu dönemde İslam’ın en büyük emri olan adalet unutulmuş, unutturulmuş, bunun yerine ibadet ve zikirlerle cennete gitmeyi kolaylaştıran hadisler uydurulmuştur.

Bu uydurma hadislerle zalimde olsa, ahlaksız da olsa idarecilere mutlak itaat emredilecektir. Emevilerin zulüm ve ahlaksızlıklarını meşrulaştırmak için Ehl-i Sünnet kitaplarına zulüm ve ahlaksızlıklarından dolayı idarecilerin azledilemiyeceği itikad düsturu olarak konuldu. Sebep çok basittir. Zamanımızda zulüm ve ahlaksızlık çok yaygınlaştı. Hatta fıkıh kitaplarına ahlaksız kimselerin şahitliğe, kadılığa ve müftülüğe ehil oldukları, rüşvet almalarından, zina etmelerinden ve sair günahlarından dolayı görevden el çektirilemeyeceği yazılabilmiştir.[1]

Tıpkı Pavlus’un zalim Neron’a mutlak itaati emretmesi gibi, bizimkilerde fıkıh ve akaid’te zalim ve ahlaksız idarecilere itaat etmeyi meşrulaştırmışlardır. Hâlbuki Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in ömrü zalim ve ahlaksız idarecilerle, sistemlerle mücadele içinde geçmişti.

Peygamberimizin şiddetle men ettiği ruhbanlık, dünya işlerini terk edip, kendini tamamen ahiret işlerine, ibadete vermeyi emreden hadisler uydurulacaktır.

Muaviye’nin akıl hocası, en ünlü kilise azizlerinden Yuhanna ed-Dımeşkî’nin oğlu Mansur’dur. Bu Yuhanna İsa’nın ezeli olduğunu, onun Allah’ın kelimesi/kelamı olduğunu bir Kur’an ayetinden çıkarıyordu. Allah’ın kelamı nasıl ezeli ise, İsa’da ezelidir, başlangıcı yoktur diyordu. Bu Yuhanna’dan etkilenen bizimkiler bundan sonra ‘Allah’ın kelamı olan Kur’an ezeli midir? Yoksa mahlûk mudur? Kelamullah mahlûk mudur? Değil midir? Halk-ı Kur’an meselesini tartışmaya başlayacaktır. Kelam ilmi ismini bu ‘kelamullah’tan alacaktır.

Daha peygamberimiz zamanında Hristiyan Rahip Ebû Amir, adamlarına Medine’de mescid yaptırıp orada dinini, felsefesini, ruhbanlığı yaymak istemiştir. Sonra peygamber Kur’an’da ‘Mescid-i Dırar’ olarak geçen bu camiyi yıktırmıştır. Üstelik bu münafıklar ve rahip bu caminin açılışını peygamberimize yaptırarak, ona meşruiyet kazandırmak istemişlerdi. Bu rahip peygamberimizin Medine’ye hicretinden sonra Mekke’ye gitmişti. Uhud’ta 150 kadar adamıyla savaşın başında öne çıkarak, kendisine önceleri çok hürmet eden Medinelileri Peygamberimizin yanından uzaklaştırıp, kendi safına çekmeye çalışmıştı. Bu maksadını gerçekleştiremeyince peygamberimize şöyle seslenir; ‘Seninle savaşan hangi topluluğu görürsem, mutlaka onlarla birlikte sana karşı savaşacağım’. Bu rahip başarılı olamamışsa da, sonradan gelen pek çok rahip sufi kisvesiyle icra-i sanat edeceklerdir. Tevhid dinini kendi dinlerine benzeteceklerdir.

İslam’da hiç yeri olmayan keramet Hristiyan azizlerinden bizim Pavluslara geçecektir. Kur’an’ın 25 kadar ayetiyle ortadan kaldırmaya çalıştığı şefaatçılık anlayışı hadis kültürüyle geri dönecektir ve bunların ehl-i sünnet kitablarına girecektir. Nizamülmülk tesis ettiği Nizamiye Medresinde evliya kerametine inanmayan ve şefaatlarını reddeden âlimlere ders verdirmemiştir.

Ehl-i Sünnetin akaid kitablarına göre keramet ve şefaat sahibi olmak için ilim sahibi olmaya gerek te yoktur. Koca allame Taftazânî’ye öre veli; dünyevi lezzetlere ve şehvetlere iltifat etmeyen kimsedir.[2] Bu yüzden tarikat ehli ilim tahsil etmeye gerek görmemiştir. Nasıl olsa şeyhler bir takım özel zikir ve ibadetlerle ledünni ilimlere vakıf oluyorlar(!), ayna gibi parlatılan kalplerine levh-i mahfuz yansımakta, buradan da bol bol gaybi, batıni ilimleri alıyorlardı(!) Bundan sonra insanlar bu keramet ve şefaat ehli olduklarına inandıkları şeyhlerin etrafında toplanacaklardır. Nasıl olsa bu keramet ve şefaat sahibi kimseler, ya da bu yeni tasavvuf dininin ilahları/putları insanları kurtaracaklardır. Artık insanlar âlimleri bırakıp, harıl harıl bu şeyhlere koşacaktır. Taze kurtarıcı ilahlar geldi. Koş vatandaş koş!

Nereye gitsin zavallı Müslüman. Hile-i şeriyye’lerin cirit attığı fıkıh ilmine mi? Herkesin birbirini tekfir ettiği kelam ilminin yanına gidecek değil ya! Çivisi çıkmış bir dünya! Baştan sona bozulmuş bir siyaset! Anamı kadı öptü, kime kimi şikâyet edeyim, misali insanlar dünyadan uzaklaşıp, belki öbür dünyamızı kurtarırız umuduyla kapılanmışlar bir yerlere!

[1] İbrahim Halebî, Mülteka, C.ll, s.96

[2] Taftazanî, Şerh’ul-Akaid, s.314

Reklamlar

About tkmb2247

TURKIYE NIN KURTULUSU ICIN MUCADELE BIRLIGI
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s